Erkek egemen bir dünyada yaşıyoruz. Kadınlar yaratıcılıkta, sezgisellikte, taktik geliştirme ve uygulamada vb. bir sürü özellikte bizden çok üstün olmalarına karşın masumiyetlerini korumakta zorlanıyorlar. Çünkü gerçek anlamda mutlu olabilmek için içlerindeki ?Çirkin?i uyandırmaları gerekiyor. Sevgili Hans Stan Dam?ın söylediği gibi ?Azıcık kötülük kadına seksapel katar?.
Jung bazı mitlerin kolektif bilinçdışımızın en derin köşelerine kaydedildiğini söylüyor. Mesela cinselliği yeni uyanan bakire genç kız arketipi. ?Güzel ve Çirkin? masalındaki ?Güzel? karakteridir o.
En büyük yalnızlık insanın kalabalık içinde hissettiği yalnızlıktır ve kalabalık ne kadar artarsa o kadar şiddetlenir yalnızlığı insanın. Sanki bedeni bile terk etmeye başlar insanı. Önce sesi gider, kısılır kalır, ardından sıcaklık basar her yanı, teninin rengi değişir, sanki havadaki oksijen bile çekilir gider. Elleri terk eder sonra insanı, sanki ruhu çekilir insanın, o bile gider. En büyük yalnızlık insanın sevdiklerinin yanında hissettiğidir. Ben kalabalık bir ailede büyüdüm ve yıllarca babamın yanında yalnız hissettim kendimi. Terk edilmiş hissettim.
?Beni sevmediğin zamanlarda, Alıştım susmaya
Hiç ağlamadım, ağlamadım, Alıştım susmaya,
Çok zor bazen nefes alabilmek?
diyor Emre Aydın bir şarkısında ve bir başkasında,
?Gülüşlerim vardı benim ? Ben kimim, ben neredeyim ?
Tam karşıya geçerken bıraktığın o el benim?
diyor. İşte tamda bu duyguydu hissettiğim, tamda caddenin ortasında sanki bırakmıştı elimi, yapayalnız kalmıştım. Hiç kimse veya hiç bir şey dolduramamıştı içimdeki boşluğu. Kalbimde bir enfarkt alan oluşmuştu, hissetmiyordu artık. Sanki tek taraflı fesih etmişti aramızdaki anlaşmayı babam.
?Ruhum bana fısıldadı? diyor Halil Cibran bir şiirinde. ?Ruhum bana fısıldadı ve güçlü ve zayıf olarak ikiye ayırdığım insanların aslında benim gibi olduğunu söyledi. Acıdığım veya imrendiğim insanların, takip ettiğim veya meydan okuduğum insanlardan aslında hiçbir farkım olmadığını söyledi.?
Her yaptığım çalışmada, neredeyse her yaptığım seansta bende aynı şeyi fark ediyor ve irkiliyorum. Terapist neyse danışanı O?dur derler, ne kadar doğruymuş. Ben hangi konuda kendimi geliştirip, o konuda daha iyi sonuçlar almaya başlasam, tamda o konuda daha fazla iyileşme ihtiyacı duyanlar gelmeye başlıyor. Bu elbette tesadüf değil, gerçekte çekim yasası.
?Biliyorum benim özüm, onların özü. Benim vicdanım, onların vicdanı. Benim içimde parlayan ışık, onlar sayesinde yanıyor. Benim yolculuğum, onların yolculuğu aynı zamanda. Onlar yükseldiğinde, bende yükseliyorum. Onlar ışıldadığında bende şarj oluyorum.?
Ruhum bana fısıldadı ve dedi ki ?Işığı taşıyan olsan bile, sen ışığın kendisi değilsin.? Danışanlarım benliklerini bana açtıkça, hiçbir sırrın kalmadığını fark ediyorum kendi yüreğimde de. Onların ruhsal yolculuğunda mesafe aldıkça kendime yaklaşıyorum ve kendime yaklaştıkça onların ruhlarını daha iyi anlıyorum.
Bingo!… Siz aslında bir Melek’siniz. Endişelenmeyin, zaten sizin başka yaşamlarınız olmadı. Siz aslında dünyayı ve insanları yargılıyordunuz. Tanrı’da “Bir gidin görün bakalım, o kadar kolay mı!” diyerek sizi buraya gönderdi. Nasıl olsa öldükten sonra da O’nun yanına dönüp “Haklıymışsın Tanrım! İnsan olmak gerçekten çok zormuş!” diyecek ve asli görevinize geri döneceksiniz. Ben yıllardır yanlış öğrenmişim. Meğer ne kadar kolaymış. Size bir melek uyumlaması, amigdalanıza damardan bir melek kodlaması “içimdeki meleği kabul ediyorum” yazıyorum. 21 gün sabah, akşam tekrar ederseniz hiçbir sorununuz kalmayacak. Artık Tanrı tarafından cezalandırılmak amacıyla dünyaya düşmüş bir melek olduğunuzu bilerek, keyifle yaşamaya devam edebilirsiniz.
Sevgili dostlar, Birçok spiritüel öğretinin en çok üstünde durduğu konu, insanın kendini sahip olduklarıyla sınırlamasıdır. İnsanlar ne yazık ki kendilerini ve başkalarını çoğunlukla sahip olduklarıyla değerlendiriyor ve bu yaşamlarındaki değerlerini daha iyi arabayla, daha büyük bir evle, daha fazla dostla yükseltebileceklerine inanıyor. Hatta birçok insan bu dünyanın fiziksel şartlarının içinde adeta hapsedilmiş olduğuna inanmakta. Oysa […]
Kayık tüm zamanlarda en çok kullanılan sembollerden birisi olmuştur. Mesela eski Mısır papirüslerindeki kayıktaki kuş tasviri ölümü, fiziksel dünyadaki bedeni terk edişi simgeler.
Gidişiyle bir hareketi gösteren kayık, her şeyden önce, yolculuğun, belli bir hedefe doğru yol almanın, taşınmanın sembolüdür. Kayık daha çok bireysel yolculuğu simgeler.
Ne zaman sorunlu bir işin, sorunlu bir evliliğin sonlandığını, mevcut sorunlardan uzaklaşmak için kalıcı şehir veya ülke değişikliği yapıldığı haberini alsam hemen Hint mitolojisindeki kayığın terk edilmesi hikayesi gelir aklıma. Hint mitolojisine göre, “Tirthankaralar’ın karşı kıyıya geçirdiği ölülerden bazıları karşı kıyıya geçtikten sonra da kayığı bir türlü terk etmek istemezler, yollarına, kayığı sırtlarına alarak devam etmek isterlermiş.